Isabel Allen



1 yorum


‎'Hayat, haritasız yürürken kendiliğinden oluşur, geri dönmeye de imkân yoktur.' 

Walter Benjamin



0 yorum

“….kültürel zenginlikler, hiç istisnasız, dehşet duygusuna kapılmadan düşünülemeyecek bir kökene sahiptir. Varlıklarını sadece onları yaratan büyük dehaların çabalarına değil, aynı zamanda o çağda yaşamış adı sanı bilinmeyen insanların katlandığı külfetlere de borçludurlar. Hiçbir kültür ürünü yoktur ki, aynı zamanda bir barbarlık belgesi olmasın. Ve kültür ürününün kendisi gibi, elden ele aktarılma süreci de nasibini alır bu barbarlıktan.”

[Son Bakışta Aşk, Walter Benjamin, "Tarih Kavramı Üzerine", sf.42, Metis 2.Basım, Ocak 1995]

Jean Paul Sartre



0 yorum


Oy verdiğiniz hükümet ve kardeşlerinizin hizmet ettiği ordu hiç duraksamadan ve vicdan azabı duymadan 'soykırım' işlerken siz kurban değilseniz o zaman kesinlikle işkencecisiniz..

J.P.Sartre

Ruhi SU



0 yorum


"Ağaç demiş ki baltaya
sen beni kesemezdin ama
ne yapayım ki sapın benden...
Bak ...şu ağacın bilincine sen;
ölen ben, öldüren benden."



Maske



0 yorum




Gösteri bitti, artık maskeni çıkarabilirsin.
Mutluluk mimiklerini kaldırıp
Yerine suratını asabilirsin...

Bismillah GöTür Hacı!



0 yorum

Barış



0 yorum

Edip Cansever



0 yorum



yani bizim hiç korkmadığımız şeyler
belki en çok korktuğumuz şeylerdir gerçekte
ki bütün işkenceler, ezinler ve kırımlar
damlayan bir musluktur yerine göre
yoksa bir enkaz altında bir ölüm
ya da puslu bir havada, bir cinayette
bir ölüm
ölümün anlamı ne


tragedyalar III, edip cansever

DÜŞÜNCE TARİHİ



0 yorum
- Ne kadar sık fikir değiştiriyorsun, Manolo!
- Hayır, Pepe, yok öyle bir şey.
- Öyle Manolo. Önce monarşi yanlısıydın. Sonra falanjist oldun. Ardından demokrat. Kısa bir süre öncesine kadar sosyalistlerdeydin, şimdi sağcısın. Hâlâ hiç fikir değiştirmediğini mi söylüyorsun?
- Hayır Pepe. Ben hep aynı şeyi düşündüm: Bu kasabanın belediye başkanı olmayı...

Bertolt BRECHT



0 yorum




Doğrudur yıldırımın düştüğü,
yağdığı yağmurun,
bulutların rüzgarla sökün ettiği.
Ama savaş öyle değil,
savaş rüzgarla gelmez;
Onu bulup getiren insanlardır.
Duman tüten topraktan bahar boyunca,
dökülüp yükselir birden gökyüzü.
Ama barış ağaç değil,
ot değil ki yeşersin:
Sen istersen olur barış,
istersen çiçeklenir..

Tüketim Köleliği



0 yorum




... Çok daha fazla sayıda bebeğin inek sütüne ulaştığı doğrudur, fakat zengin olsun, fakir olsun, tüm annelerin sütü de kuruyup gitmektedir. Bebek, biberon ihtiyacıyla ağlamaya başladığında, yani, organizma bakkaldan gelen süte kavuşmaya ve böylece de görevini ifa edemez hale gelen memeden yüz çevirmeye alıştırıldığında, tiryaki tüketici doğmuş olur...


Ivan Illich

Ö. Asaf/Yuvarlağın köşeleri



0 yorum




"Kimseden ön saygı beklemeyeceksin. Sen saygı duyurusu vermedikten sonra zorla nasıl alabilirsin?
Ve hiç kimseye ön saygı beslemeyeceksin. Senden senin saygını alacak değerde kişi, sen vermek istemesen de alır.
Ya da sana kendi saygısını verir.
Bu daha iyi değilmi? Hem senin için, hem de onun..."



Özdemir Asaf

Bir Gazeteci...



0 yorum
Bunu yayımlamanının doğru olup olmayacğına karar vermek üzere akşam eve giderken, fırından iki penilik bir somun (ekmek) aldım ve tulumbadan çektiğim suya katık yaparak akşam yemeği niyetine yedim; ardından kalın paltomun içine kıvrılarak yerde sabaha kadar uyudum; başka bir somunla ve bir bardak suyla kahvaltımı yaptım. Bu rejim bende herhangi bir rahatsızlık hissi uyandırmadı. Böyle yaşayabileceğimi anlayınca, elimdeki basın gücünü yolsuzluk amaçlarının ve bu türden istismarların hizmetine asla koşmama yönünde bir kararlılığa vardım.

Benjamin Farnklin / Pennsylvania Gazette
John Lloyd - John Mitchinson / Nasıl bilirdiniz. S.59

Chomsky'in 'Bir Muhalifin Yşamı' alt başlığıyla yayımlanan kitabın yazarı Rebert F. Barsky'ye yazdığı mektuptan...



0 yorum




‎"... kişiselleştirilmiş bir çerçeveden hoşlanmıyorum. Dünyada yapılan işler, isimlerini hiç kimsenin duymadığı ve tarih sahnesinden silinmiş, ancak kendilerini bir amaca adamış cesur insanların çabaları sayesinde olmaktadır. Ben onların çabaları sayesinde konuşmalar yapabiliyor, yazabiliyor ve böylece bu çabalara kendi biçimimde katkıda bulunabiliyorum."...

7 Cüceler Türk Olsaydı



2 yorum


- Bence açıp kukusuna bakalım.
- Saçmalama oğlum ya. Hatun koskoca prenses.
- Banane oğlum. Kralı gelse tanımam. Hatun kaç gün çocuk muamelesi yaptı resmen.
- Bence haklı. Neydi lan öyle "Ay çok sempatiksiniz, ay çok şirinsiniz."
- Pamuk şekeri kılıklı kaltak.
- Aslında ben de kılım yosmaya. Dakka başı sanki bir şey ima eder gibi yok efendim "boyu değil işlevi önemli" yok efendim "deve de boy var ama" gibi abuk subuk laflar ediyordu.
- Ya hani sen utangaçtın?
- Ulan bütün utangaçlığın kızı tavlamak içindi di mi?
- Başlatmayın lan utangaçlığınıza. Utangaç olmamız abaza olamayacağımız anlamına gelmiyor.
- Hadi açıp bakalım.
- Bilgin sen bu konuda ne diyorsun?
- Valla şu an kan başka yerime gidiyor. Düşünemiyorum.
- Hay koyayım senin bilginliğine.
- Ya bari memelerini ellesek, şöyle yumuşacık.
- Ya biz ellerken uyanırsa?
- Bence uyanmaz. Uyanırsa kalp masajı yapıyorduk deriz.
- Aslında iyi fikir.
- Hazır kalp masajı yapıyorken suni teneffüs de yapalım.
- Eline de verelim tam olsun. Saçmalamayın ya.
- Uykucu... Sen mi bulmuştun pamuğu baygın halde.
- Ana herife bak. Kafasını koymuş hatunun memelerine uyuyo ayağı yapıyor.
- Uyuduğu falan yok bunun.
- Kalk lan kalk.. Yemezler.
- Ne geldik mi?
- İki dakka daha o pozisyonda yatsaydın gelecektin. Uyanık seni.
- Doğru konuş lan.
- Kavga etmeyin beyler. Bir kız için değmez.
- Bir kız mı? Pamuk be resmen, pamuk. Süt gibi maaşallah.
- Ya süt dedin de aklıma geldi. Memelerini ellemeyecek miyiz?
- Hay ben memeleri icad edenin...
- Ya oğlum hemen öfkelenme.
- Banane kardeşim. Benim misyonum bu. Öfkelenirim ben.
- Buldum. Nefis bir fikrim var.
- Neymiş?
- Bir hafta kaç gün ediyor.
- Yedi.
- Tamam işte. Her gün birimiz elleyelim.
- Fena fikir değil aslında.
- Öyleyse fikri ben bulduğuma göre ilk ben elleyerek başlıyorum.
- Ohh paşam. Başka bir arzun var mı? Biz sizi yalnız bırakalım istersen.
- Nerden bileyim sıra bana gelince uyanmayacağını.
- Bence tembel haklı. Aynı anda elleyelim. Ya hep ya hiç.
- Kendini üç silahşörlerin bir üyesi sandı salak. Alooooo! Yedi kişiyiz yedi!
- Nolmuş... Bir ki üç diye sayarız, aynı anda elleriz.
- Nerden bileyim ben senin daha fazla mıncıklamayacağını.
- Saçma saçma konuşmayın ya. Mundar edeceksiniz pamuğu.
- Anaaa! Bilginin beynine kan gitti. Sabahtan beri ilk defa akıllıca bir laf ettin.
- Amanın!İçine don giymemiş.
- Ne? Kim açtı lan pamuğumun eteğini?
- Ooo beyim... Ne zaman senin pamuğun oldu?.
- Demogoji yapmayın kardeşim. Kim açtı eteğini?
- Kimse açmadı be. Eteğinde hiç don izi yok da, ordan şeyettim.
- Gerizekalı herif. Tanga diye bir şey duymadın herhalde.
- Anaaa... Hiç aklıma gelmedi.
- Aklın şeyinde olursa gelmez tabi.
- Ya bari kibrit çöpü çekelim. Kısa çöpü çeken önce ellesin.
- Niye bana öyle manalı manalı kısa çöp dedin?
- Yuh be! Osuruktan nem kapıyorsunuz valla.
- Benim aklıma bir şey takıldı. Pamuk da osuruyor mudur hiç?
- Benim de aklıma bir şey takıldı. Böyle salak soruları sormaya ilk ne zaman başladın?
- Abi osuruk demişken, pamuğun kase de fena değil hani.
- Geçen benim de dikkatimi çekmişti.
- Benim de.
- Benim de.
- Benim de.
- Benim de.
- Benim de.
- Yuh be! Bi saat öncesine kadar hepiniz hatunun yanında birer şirinlik muskasıydınız.
- Karıştırma orasını.
- Sen de oranı karıştırma hayvan. Aile var.
- Başlayacam ama. Öfkelisin de bi yere kadar kardeşim.
- Konuşurken el hareketi yapma oğlum.
- Yaparsam naparsın lan yerden bitme.
- Sen kime yerden bitme diyon g.tten bacaklı.
- Hay ben sizin kavganıza???

Çocuk yaparken Haydar hocaya danıŞın:D



0 yorum

SEVMİYORUM SENİ



2 yorum

Şimdi benim buzdan bir döşekte
Üç büklüm olmuş zavallı sevdam,
Üşüyorsa ölesiye yalnızlıktan;
Bil ki senin hep böyle güvensiz,
Yaşamdan korkar oluşundan.

İşte bunun için sevmiyorum seni.

Şimdi benim bir han avlusunda
Hiç bitmeyecek umutsuz kavgam,
Soluyorsa başı önde yorgunluktan;
Bil ki senin hep böyle umarsız,
Yarını göze alamayışından.

İşte bunun için sevmiycem seni.

Metin ALTIOK

Bakış Açısı:)



4 yorum
Pesimist: bu bardağın yarısı boş.
Optimist: bardağın yarısı dolu!
Oprtünist: ucuzken almal lazım bu bardağı.
Kapitalist: iyi fiyata dünyaya satarım ben bunu.
Feminst: niye bardak kadın formunda?!!!
Komünist: herkes bir yudum alsın.
Sürrealist: bence bu bir fil.
Makinist: bildiğin bardak lan bu.
Faşist eksik...herkes su duvasına çıksin yazardım ben:)))

Max Stirner



0 yorum


Büyükler neden büyüktür, bilir misiniz?
Biz dizlerimizin üstüne çökmüşüz de ondan..

Zavalılar



0 yorum






Bu ülkede hak aramak nedir? bilmeyen sadece güvenlik! birimleridir..
sistem beyinlerini alır yerine rozet verir...

Dokuz Gitarda Dünya Tarihi



0 yorum
“GİTARIMLA SANA BİR SES VEREBİLSEYDİM EĞER...”


“Eskiden Afrika, Atlantik’ten Hint Okyanusu’na kadar uzanan kocaman bir ormanla kaplıydı. Bu ormanda ağaçlar, gölgeler ve iç içe geçmiş bitkilerle korunan maymunlar yaşıyordu. Sakin sakin dört ayak üzerinde yürüyorlardı; önlem almaya gerek yoktu, nasıl olsa düşmanlar onları göremiyordu. Sonra bir gün dünya yırtıldı. Kuzeyden güneye, Etiyopya’dan Mozambik’e kadar uzanan koca bir çukur açıldı. Az kalsın Afrika ikiye bölünüyordu. Çukurun dibi göllerle doldu. Ağaçları sulayan batı rüzgârı, bu yırtılma yüzünden oluşan dağlara çarpmaya başladı. Su artık dağların öbür tarafına geçemiyordu. Doğu gitgide kuraklaşıyor, orman seyrekleşiyordu. Maymunlar korkuyorlardı; çünkü şimdi hepsi gün gibi ortadaydılar. Aslan, panter gibi pençeli hayvanların keyfine diyecek yoktu. Maymunlar bundan sonra dikkatli olmaları ve düşmanlarını uzaktan gözlemeleri gerektiğini anladılar. Doğruldular, arka ayakları üzerinde dikildiler, savaşmayı, taşı işlemeyi öğrendiler ve yavaş yavaş insana dönüştüler.”
Bu cevabı alınca, yırtılma sırası dünyanın en hüzünlü roman kahramanı olmayı bir türlü beceremeyen Clapton’a gelmiştir elbette. Kurak bir çöle benzeyen yüzünü, yorgunluğuna denk düşen yağmurlar kuşatırken sorar umarsızca: “Yani bizi kuraklık mı yarattı?”
Clapton’un şaşkınlığı, “You are wonderfull tonight” şarkısının kuytularından çıkıp gelmiş gibi gözükmektedir ilk bakışta ama bu bakış “kuşbakışı”dır. Dolayısıyla, bu şaşkınlık, dünyanın yırtılmasından daha vahim sonuçlar doğuracağı neredeyse kesin olan zihinsel yarılmanın ne ilk, ne de son örneğidir. Kendine doğru bir kazıya çıkan Clapton’la, insanlık tarihine doğru bir kazıya çıkan yaşlı arkeolog arasında kuralan diyalog, bu yarılmanın somut ipuçlarıyla dolu gibidir. Ne var ki, ilk gitarın ne zaman ortaya çıktığı sorusuna cevap veren arkeolog değil, gitarıyla çağlar arasında yaptığı yolculuğu bir süreliğine erteleyen Clapton’dur. Çünkü ilk kez Mısır hiyerogliflerinin birinde bir gitara rastlanmıştır. Müzik aletlerini değil ama müziklerini sırtlayıp gezen gezginlerden birinin marifetidir üstelik bu ve yeterince kaygı vericidir nereden bakarsanız bakın.





İNKALAR’IN SOYLU YALNIZLIĞI


Ancak, gitarın tarihini, bir nevi acıların tarihine çevirmek için Peru’ya, uygarlıklarıyla göz yaşartan İnkalar’a kadar uzanmak gerekecektir. Yeryüzüne adsız bir bağış olan bu gözü ve gönlü tok kavim, İspanyol sömürgecilerle tanışana kadar bir durgun su güzelliğini rehber edinmiştir kendisine. İspanyolların kirli tırnakları, imparatorları Atahualpa’nın boynuna kenetlendiğinde bir şey yapamazlar bu nedenle, çünkü yapacak bir şeyleri yoktur, çünkü ne yapılacağını bilmiyorlardır. Ama öğrenirler, diğer İspanyollara benzemeyen bir İspanyol olan Jose Fernandez’den öğrenirler ve bir daha da unutmazlar, ta ki yeryüzü kendilerini unutana kadar!
Bununla beraber, bir başka felâketle yüzyüze gelebilmek için bu kez Barselona yollarına düşmek gerekecektir. Çünkü, “insanları öldürmekle yetinmeyen salgın hastalık, bu sefer de bir Katalan özelliğine saldırmıştı; yaşama sevincine. Her gece masalarında, altının ve sadık kadınların daha bol bulunduğu bir dünyanın yaratıldığı tavernalar boşalmıştı (...) Salgın; limanların değişik, baştan çıkarıcı, Provence fesleğeninden doğunun baharatlarına, hayvanların misk kokularından gelecek okuyan Çingenelerin parfümlerine kadar tüm kokuları kovalamıştı; ölüm kokusundan korunmak için insanlar burunlarına mendil tutarak geziniyorlardı.”
Veba salgınından fırsat buldukça gitarının yanına sığınan Doktor Amat, sabırsızlıkla sıranın kendisine gelmesini bekleyen genç ve güzel kıza, belki de dünyanın en erotik gitar tasvirini yapar: “Bacakların üst tarafları incecik, külot bölgesi yumuşacık, sarışınca, kollarına aldığında yusyuvarlak ve hoş kokulu (...) Aynı zamanda çok kibar, hem de alçakgönüllü, hiçbir zaman başrolde olmaya meraklı değil, gölgede kalıp eşlik etmeyi yeğler. O, dünyayı kasıp kavuran kibir hastalığını tanımaz.”
Bu sözleri duyan genç kızın, kıskançlıktan köpürerek kapıyı vurup çıkması yadırgatıcı değildir elbette ama Barselona’nın kurtarıcısı ve ilk gitar metodunun yazarı Doktor Joan Carlos Amat’ın sözlerinin gerçek anlamını kavrayabilmek için, Clapton’u çölün ortasında bırakıp birkaç yüzyıl ileriye gitmek gerekecektir. Yani 1969 yılının Woodstock’ına...



“MÜZİK SEFALETİN KIZIYDI”


“Kahrolası müzik! Kendiliğinden gelmemişti. Onu nota nota, akor akor fethetmek gerekmişti. Müziğin sefaletten doğduğuna inanası geliyordu insanın. Sefalet, insanın teninden, gözlerinin içine giriyordu. Beynini kuşatıyordu. Ve orada, saçların, kemiklerin altında, gizem, dönüşüm vardı. Parmaklar gitarın sapı üzerinde dolaşıyordu. Sefalet müziğe dönüşüyordu. Sefalet, ten, baş, parmaklar, gitar, müzik: Jimi, böylesine kötü başlayıp sonunda bu derece mutluluk veren bu lanetli ve büyülü yolu yüzlerce kez katetti. Müzik sefaletin kızıydı. Müzik sefaletin şarkısıydı.”
Tahmin ettiğiniz gibi, Jimi, bizim Jimi, Hendrix yani: “Jimi yalnızdı. Yirmi yedi yaşındaydı ve yaşayacak daha on üç ayı vardı (...) Gitarın rengârenk giysili, hüzünlü, kızıl ve kara yüzlü Don Kişot’u, on üç ay sonra Londra’da” ölecektir ölmesine ama geride bıraktıkları, hemen herkesin ayaklarına ve zihnine dolanmaya devam edecektir uzunca bir süre.
Tıpkı bugün olduğu gibi...






Erik Orsenna

Faşizmin rengi varmı?



0 yorum


İşkenceyi ne renk boyadın?
Ne renktir,
Dışkı yedirilen bir köylü?
Yasaklanan anadil,
Ne renkte haykırır derdini?

... Mamak ne renk utanır,
Metris ne renk?
Ya Diyarbakır....
Kızıl mıdır çığlıklar?
Yanık bir mahpusun,
Ne renk inler kokusu?
Tecavüz edilen genç kızlar,
Ne renk bağırır hücrede?
17 Yaşında bir Erdal,
Ne renk yürür sehpaya?
Jopun,falakan ne renktir?
Elektriğin ne renk?
Emeği çalınan işçinin,
Ne renk kokar ekmeği?
Babası öldürülen bir çocuk,
Ne renk ağlar yıllarca?
Oğlu kayıp anaların,
Ne renk akar gözyaşı?
Emir verilen bir asker,
Ne renk vurur kardeşi?
Halktan ne renk korkarsın?
Kızıldan ne renk?
USA armalı bir postal,
Ne renk basar onura?
Ne renk çığlık atar insanlık?
Renkler emir dinler mi?
Kan damlayan fırçadan,
Tabloların ne renktir?

Ahmet Göksoy

Kredili Modern Zamanlar



0 yorum



parayla düşler arasında
bütün sekmeleri açık acıların...
cenazeler, düğünler,
icradan dönmüş hayaller...
yalandan sevişmelerin
asgari yükümlülükleri ekstrelere asla yansımaz...
nakit kullanıma kapanır ilişkiler.
kolaylıkla tatile borçlanılır,
parmak arası terlikler...


yetkiler, imzalar,
unvanlar, usulca kaftan giyer, mürekkebe dönüşür...
tacını, hesap hareketlerinde saklar çıplak krallar...
yeşilden ormanlar, usulca yeşilinden soyunurlar...
sitelere sit kararı verilmez...
sonsuz uzayda 120 ay,
sonlu hacimlerin metrakere ekspertizleri...
kirada oturan eksperler,
kirası asırlardır ödenmeyen yeryüzü...

havalesi gelmeyen bütün çocuklar,
büyürler, kapıdaki kedinin koynunda...
kedi ise bankaya çoktan borçlu...
kambiyo ulusal sınırlara yaslanır
yaşasın vatan...
arbitrajı yazamaz tahtaya çocuk...
"union"lığı kalmadı "western"in
vahşi batı Çin seddinin altında kaldı
yaşasın kovboyların birliği...
trade union...
büyük mevduat,
faizsiz sevda türküleri
maliyetsiz kaynak...
sendikalar
sendika mevduatları...

öylece poliseye romanlar yazılır
takip hesapları büyür...
polislerse bolca borçlanır...
fonlar boşalır, çaresiz tatminlerin ardından
5o gram altın, yarım kilo zeytin...
kasalar
kağıttan duvarlar...
vadesi gelmemiş cinayet planları
avanslarla yaralamalar,
hissesini kaybedip kayıp ilanı verenler
tahtakale boncukçuları kendi borsalarını kurar.

senetle alınan tüp bebek
protestoya uğrar...
çocuk büyür
protesto büyür
protesto borçlanır...

sigortası yoktur çocuk oyunlarının
teminatsız kalır
köşedeki sarhoş...
masraflı oyunlar oynanır
ATM'de sıkışır kalır umut...
EFT, AVM, kartlı krediler
müdürler,müfettişler
servis güzergahında yaşanan trajik mide ağrıları
riskin gölgesi, e-haciz e-si bu
e-aşk
akreditif heyecanlarla
artar bedendeki telaş

çek defterine yazar o, ilk şairliğini
bense vergi makbuzuna...
sonra istifa mektubu yerine
teminat mektubu yazılır geleceğe
postacıların, güvercinlerle birlikte borçlandığı geleceğe...



c. japon balığı

GÖLGELER ŞEHRİ



0 yorum




gidersen yarım kalır devrimim..
Gidersen,
Başlar içimdeki ülkede ayaklanmalar
Yüreğim
Özledikçe büyüyen aşkına örgütlenir
Her şehrimde seni yaşar kurtarılmış bölgem

Sokaklarıma taşır her gün adaletsiz bir düzene karşı yapılan eylemler
Meydanlarım, anıtlarım zamana haykırır
Kederim grev çadırları kurar
Sana akmak isteyen sesim ölüm orucunda
Şekerli suya konuşur sustuklarını yalnızca

Gidersen
Sana hediye ettiğim türküler izinsiz yürüyüşe geçer
Şiirim her dizesine pankart açar
Sazım tellerini boykot eder

Savunmam yapılır konuşmalarda
Dağıtılan bildirilerde
Gizli adreslerde
Bodrum katlarında yapılan toplantılarda
Eleştiri üzerine eleştiri alır
Özeleştirimi bir tek sana yaparım

Gidersen
Yaz, kış her mevsim sonbahar olur
Hani hangi yaprak düşse içinin titrediği
Hani dallar kırgın
Gökyüzü içli mi içli
Dokunsan ağlayacak
Aylardan Eylül ya hani...
Hüzün bulutları gözlerimde
Sonra yağmurlar yağar yetim yüreğime

Bir sabah
Mitinglerde buluşur içimdeki binler
Binler bir olur
Bir ben,
Ben sen

Ansızın
Gaz bombaları atılır içime
Genzim yanar, kirpiklerimi yakar
Avuçlarımdan nefes diye içime çekerim seni

Çatışmalar başlar alanlarda
Sol yanım çaresizce vuruşur sağımla
Mantığım ruhumla
Taşlar sopalar fırlar her yana...

Saçından sürüklenir sevdam
Dizleri kanar
Kaşı patlar
Sert yumruklar oturur yüzüne,
Acımasız coplar kırılır belinde...

Göğsüme
Tam da senin olduğun yere
Tazyikli suyu yerim olanca hızıyla
Yığılır kalırım öylesine bir duvar kenarına
Dilimde çiğliğini beklemekte olan sloganımla...

Anlayacağın sevgili
Gidersen içimdeki ülke olağanüstü hal durumda

O gün
Bir ilkbahar sabahı gibi önce ortalık sanki
Sonra kus seslerinin, yaprak salınışlarının, güneş parıltısının
Üzerinde ağır ve yorgun panzerler...
Tanklar arka sokaklarımdan geçer
Baslar akşamüstü caddelerde jandarmaların gece devriyesi...

Bir cinayet olurum "faili meçhul" denilen
Örtmeye çalışır koca bir kaldırım taşına tutuşturulan eski bir gazete sayfası
Tenimdeki yalnızlığın kurşun izlerini
Parçalanmış, delik deşik hayallerimi

Kaskatı kesilirim gecenin ayazında
Ay ışığında
Gazete altında sıcacık kanım çekilir buz gibi asf alta

Gidersen
İçimdeki bu karanlık ülkeden
Sana, sesine doğru uçarım usulca rengarenk kelebekler gibi...
Sokağa çıkma yasağını delerim uğruna sevgili
Taşırım narin kanatlarıma taktiğim özlemimi
Özledikçe büyüyen sevgimi
Nerde olursan ol
Ben yine de bulurum seni...


Bir günlük ömrüm sana yetişmez
Issız caddelerde
İki kırık kelebek kanadı olursa eğer
Bil ki benim ..

Unutma
Gidersen bir Eylül sabahıymış gibi darbe iner yüreğime ..
Ve yarım kalır devrimim sevgili...


***CEMAL RUŞAN ***

Can Baba



0 yorum


"Şiirlerinde küfür etme diyorlar usûlsüz,
Lan bu kadar orospu çocugunu nasıl anlatayım küfürsüz...!"

Sanat, ezilenden, mazlumdan, sömürülenden yana estetik bir isyandır.



0 yorum


Sanat taraftır
Sanatı ‘bir zihinsel üretim biçimi’ olarak niteleyen Suavi, sanatın maddi alt yapı ile bağımlı olduğunu söylüyor ve ‘yükselen ideolojinin yansıma biçimlerinden biri’ şeklinde tanımlıyor.
Sanatın, toplumun yeniden örgütlendirilişi mücadelesinde yer alışını önemseyen Suavi, “İnsan evladının atasal gelişmesi ile estetik eğitiminin, yeni bir toplumsal sistemin kurulması çıkarlarıyla tutarlı hale getirilmesi sürecine katkı sunmalıdır” diyor ve bu tespitini şöyle genişletiyor: “Yani son tahlilde sanat, ideolojik mücadelenin en önemli silahlarından biridir. Ve sanat, sömürücü sınıfların çıkarlarına hizmet ederek gerici bir nitelik kazanabileceği gibi; ezilen kitlelerin çıkarlarına hizmet ederek ilerici bir nitelik de kazanabilir. Sanat taraftır. Ezilenden, mazlumdan, sömürülenden yana estetik bir isyandır.”
Sanatın aynı zamanda savaş karşıtı bir rolü de üstlenmesine inanan Suavi, “Sinemayı da dahil ederek tüm sanat disiplinlerinin halka ulaşan örneklerine baktığımızda savaş karşıtı bir yeterlilikten bahsedemeyiz” diyor. Sanatın bu rolünü yeterince üstlenmesinin savaş gerçeğinde olumlu bir aşamaya yol açacağını da belirten Suavi, şöyle devam ediyor: “Ancak eksikliklerin birden fazla nedenini sıralayabiliriz. Başlangıçta yola iyi niyetle çıkan ama aslında alt yapısız olan ‘sanat temsilcileri’ bu uzun ve zorlu süreçte bir biçimde ‘cazibelerin’ tuzağına düşerek toplumsal gerçeklerden uzaklaştırılmışlardır. Bir başka dünyaya savrulmuş popülist bir kuşatmaya yenik düşmüşlerdir. Bu kuşatma da bir başka savaştır aslında ve savaşın mimarlarınca sürdürülen bir başka tezgahtır. Bu mantık ile ‘para her şeyi yapar’ noktasına getirilen bu bireyler, şan-şöhret vb kimi payeler ile sınıf atlatılmışlardır adeta.”

Söyle bakalım, ne istiyorsun?



0 yorum

You need to install or upgrade Flash Player to view this content, install or upgrade by clicking here.

Bedri Rahmi Eyüboğlu



0 yorum


"Marifet hiç ezilmemek bu dünyada
Ama biçimine getirip ezerlerse
Güzel kokmak
Kekik misali
Lavanta çiçeği misali
Fesleğen misali
Itır misali
İsâ misali
Yunus misali
Tonguç misali
Nazım misali"

Sunay Akın



0 yorum


"İçinde yaşamaktır devrim
dikiş kutusunun
ve topluiğneler gibi
bir arada olmayı gerektirir
karşı koyabilmek için zulmüne
makas denilen patronun..."

Haim Ginott



0 yorum


“Bir toplama kampından sağ kurtulmuş bir insanım. Bilgili mühendisler tarafından yapılan gaz odaları. İyi eğitim görmüş doktorlar tarafından zehirlenen çocuklar. Eğitilmiş hemşireler tarafından öldürülen bebekler gördüm. Sizden tek dileğim şudur: Öğrencilerinize insan olmayı öğretin. Okuma-yazma, yazım, tarih ve matematik, ancak öğrencilerimizin insan olmasını sağlarsa önem kazanırlar.”

Haim Ginott

Kapitalizm



0 yorum


Kapitalizm geneleve benzer , parası olan parasızı siker!

Hayvan Severler



2 yorum


Moskova'da sokak köpekleri sabahın erken saatlerinde yaşadıkları varoşlardan yola çıkıyorlar... Metroya binip, kolaylıkla yiyecek buldukları şehir merkezine geliyorlar...
Sokak köpeklerinin geceyi geçirdikleri varoş bölgelerine gitmek için metro kullandıklarını farkeden uzmanlar onları incelemiş.
Bu incelemenin sonunda elde ettikleri bulgular onları daha da şaşırtmış. Dr. Andrei Poiarkov gözlemlerini şöyle anlatıyor: "Farkettik ki, köpekler doğru metro durağında inmek için alıştırma yapıyorlar. Birbirlerine metroda ne kadar kalmaları gerektiğini öğretiyorlar. Bu köpekler için en iyi yiyecek kaynağı şehir merkezinde... O yüzden de yaşadıkları bölge olan varoşlardan şehir merkezine gitmeyi öğrenmeleri gerekiyordu. Onları incelememiz sonuncunda farkettik ki, sabah erken saatlerde metroya binip şehir merkezine gidiyorlar, akşam mesai bitiminde de tekrar metroya binip varoşlara dönüyorlar. İnsanlardan hiçbir farkları yok.Bazen trende uyuyakalıyorlar ve inmeleri gereken durağı kaçırıyorlar... İncelememiz sırasında sokak köpeklerinin trafik lambalarına da uygun hareket ettiklerini gördük. "

Tabii, bu arada Moskova halkının da bu köpekleri, itip kakmak, şikayet etmek, görvelileri çağırıp barınaklara attırmak yerine, beraberce seyahat etmeleri ciddi bir alkış gerektiriyor.


Kaynak: ntvmsnbc

Wilheim Reich



0 yorum


"Belli bir ereğe varmak için her türlü aracın, aşağılık ve alçaklıkların, çirkin yöntemlerin bile geçerli olduğunu sanıyorsun. Yanılıyorsun: Amaç, ona varmak için yürüdüğün yoldur. Bugün attığın her adım, senin yarınki yaşamındır. Hiçbir büyük ereğe, kötü ve aşağılık yöntemlerle varılmaz. Yaptığın her toplumsal devrim bunun doğruluğunu gösterdi. Ereğe giden yolun kötülüğü, iğrençliği ya da insancıllıktan uzak oluşu, seni de kötü ya da insanlıkdışı yapmakta ve böylece ereğe varmanı da olanaksız kılmaktadır."

Ve deprem vergileri çatır çatır yenir



0 yorum

İktisadi Aklın Eleştirisi



0 yorum



"Tüketim yoluyla toplumsallaşmış birey, artık toplumsal olarak bütünleşmiş bir birey değildir.
O, başkalarından farklılaşarak "kendisi olmayı" istemeye kışkırtılan bir bireydir. O, ortak durumun sorumluluğunu ortak bir eylemle üstlenmeyi reddedişiyle herkese benzeyen ve toplumsal olarak tüketime yönlendirilen bireydir."
Andre Gorz
 

Güvenlik kameralarını neden tahrip etmeliyiz?



0 yorum

İçgüdülerinize güvenin, ancak entelektüel meş­rulaştırma olmadan yaşayamıyorsanız, işte size meşru nedenler:

Kameranın bakışı sokaktaki herkesin üzerine eşit olarak düşmez, klişeleşmiş şekilde ön­ceden potansiyel sapkın olarak tanımlanan veya görünüş ve davranışlarına göre operatörlerce saygıya değmez oldukları düşünülen kişilerin üzerine düşer. Bu şekilde, gençlik, özellikle sosyal ve ekonomik olarak marjinal konumda olan kesim, daha fazla otoriter müdahaleye ve resmi damgalamaya maruz kalır. Kamera,mağduriyeti azaltarak sosyal adalete katkı yapacağına, sadece güvenlik etkinliğinde ayrımcılığı arttırarak,adaletsizliğin aracı olur.
 

Charles Bukowski



0 yorum


Yan yana yürümeyelim diye dar yapılmıştı kaldırımlar.
Ve yine yan yana yürümeyelim diye dar kafalıydı insanlar.
Ve sırf dardı diye kafalar düşünmeyi bırakıp sevmeyi denedik,
Sarılmak yakar bizi deyip aşkı hep uzaktan sevdik.

Gitar ezgisinde yaşanmış bir ömür...Victor JARA



0 yorum



Santiyago stadinda
Binlerce tutsak arasinda
Şarkı söyler Victor Jara
İşkencelerden ölene dek...
Bulutsuzluk özlemi 
Şiliye özgürlük şarkısından... 

Sür Vahşet



0 yorum



yazıyor !
yazıyor !
Terkedilenlerin şarap yanlısı olduğunu,
Hükümete karşı durduğunu,
Biçimsiz sevişmelerin tarihsel sürecini yazıyor.
 yazıyor !
yazıyor !
İnterpol tarafından aranan çiçeğin hikayesini,
Hayvanların insanlardan
Daha duyarlı yaşadığını yazıyor.
yazıyor !
yazıyor !
Ofsayt olan yaşamların
Hakem hataları olduğunu,
Bol keseden atan devletin smacını
Karşılıyamayan halkın yaşam mücadelesini
 yazıyor !
yazıyor !
Gökyüzünde dans eden güvercinlerin
Akbabaların üstüne yürüyeceği günü yazıyor.

Ey özgürlük !



0 yorum


‘ey özgürlük ! seni seviyorum.. sana muhtacım.. sana aşığım.. sensiz hayat zordur.. sensiz ben de yokum.. senin sevgi , dostluk ve şefkatinle beslenmişim..

ey özgürlük ! ben zulümden bıkkınım , esaretten bıkkınım.. zincirden bıkmışım , zindandan bıkmışım , hükümetten bıkmışım.. zorunluluktan nefret ediyorum.. seni tutsak yapmak ve bağlamak isteyen her şeyden ve herkesten bıkkınım..

hayatım , senin içindir.. gençliğim senin içindir.. varlığım senin içindir..

‘ey özgürlük ! kutlu özgürlük !
seni tahta oturtmak istiyorum..
ya sen beni yanına çağır ,
ya ben seni yanıma çağırayım..’

ey özgürlük ! kırık kanatlı güzel kuşum ! keşke seni vahşet bekçilerinden , duvarları , sınırları , kaleleri ve zindanları yapanlardan kurtarabilseydim.. keşke kafesini kırıp seni sabahın temiz , bulutsuz ve tozsuz havasında uçurabilseydim.. fakat.. benim de ellerimi kırmışlar , dilimi kesmişler.. ayaklarıma zincir vurmuşlar ve gözlerimi bağlamışlar.. yoksa seni benimle mi karıştırıp birleştirmişler.. seni benimle aynı kalıba mı dökmüşler.. seni derinliğimde , en samimi ve en gerçek benliğimde buluyorum , hissediyorum.. senin tadını her an kendimde tadıyorum.. kokunu daima kendi yalnızlık fezamda kokluyorum.. çölün yaz gecelerinde , göğün küçük yıldızının gönlünde , melekûtî kanatların sürtüşmesiyle meydana gelen kalp ürpertici çan sesi gibi gürültü çıkaran sesini her zaman işitiyorum.. her sabah hayalimin şefkatli ve sevgili parmaklarıyla elimde kararsız olan canlı ve konuşan saçlarını yumuşak bir şekilde sevgiyle tarıyorum..’

ALİ ŞERİATİ

Neden lan neden?



0 yorum


Umut Üstün, "Behzat Ç.'yi neden sevdik?" sorusunun peşine düştü:

-24 Mart 1978 Cumhuriyet savcısı Doğan Öz faşistler tarafından öldürüldü.
-28 Eylül 1979 Adana Emniyet Müdürü Cevat Yurdakul faşistler tarafından öldürüldü.

Behzat Ç.'nin televizyon dizisi olarak başlayan mecerası uzun bir aradan sonra beyazperdede tekrar bizlerle buluştu. "Behzat Ç. Seni Kalbime Gömdüm" filminde marazi cinayetçi amirimiz Behzat yine kuralları sallamayarak kendi meşrebince adalet arayışını sürdürüyor. Dizide yer yer karşılaştığımız politik göndermeler bu kez filmin temeline oturmuş. Doksanlara mı dönüyoruz tartışmalarının siyaset arenasını kapladığı günlerde, doksanların yargısız infaz travması üzerine bina ediliyor Behzat Ç.'nin yeni macerası.

Ankara'nın değişik yerlerine gömülen tabutlarla doksanların travmasını yansıtan Red Kit, seksenlerin ilk yarısında doğan gençleri çocukluk yıllarına götürüyor. Doksanlarda bir yandan Red Kit'in Daltonlarla olan meceralarını izlerken, diğer yandan haber bültenlerinde "yasadışı sol bir örgüte ait hücre evine yapılan baskında ölü ele geçirilen teröristler" ezberini tekrarlayan spikerleri dinliyorduk. Devletin ali menfaatlerini savunan kara gözlüklü asabi adamların, vatan millet üzerine nutuk attıkları yıllardı. Bu devlet için kurşun atan da yiyen de şereflidir diyordu birileri. Biz hala çocuktuk ve evimiz basılmadığı için "şanslıydık."

"Behzat Ç. Seni Kalbime Gömdüm"ün Red Kit'i şanslı olmayan çocuklardan. Devletin ali menfaatleri için cinayet işleyen çeteler, onun evini basıp ailesini öldürüyor. Vahşi doğunun yalnız kovboyu olarak yetimhanede büyüyen Red Kit, marazi bir karaktere dönüşerek ailesini çalanlardan intikam almaya başlıyor. Başka marazi karakter olan Behzat Ç. ile yollarının kesişmesi de kaçınılmaz oluyor haliyle.

Filmin politik arka planında doksanların yargısız infaz travması var. Behzat Ç. tıpkı dizideki gibi, adelet arayışının önüne set çekmeye çalışan makam, mevki sahibi zevata posta koymaktan çekinmeyerek aklının ve vicdanının sesini dinliyor. Adalet arayışında tıpkı Red Kit gibi yalnız olan Behzat Ç., karşısına çıkan engelleri aşarak devletin derinliklerinden tuğlaları çekiyor. "Bir tuğla çekersek hepimiz altında kalırız" diyenler Behzat Ç.'nin çektiği tuğlaların altından gerçek yüzleriyle arz-ı endam ediyorlar.

Tam da bu nokta Behzat Ç. 12 Eylül cuntası ve akabinde gelen neoliberal dönüşümle birlikte, toplumsal bilinçaltına itilen adalet arayışı gibi hasletler ve solun non-konformist inatçılığıyla buluşuyor. Behzat Ç. adeta yetmişlerden bugüne gelen bir hayalet misali adaletin terazisini sola kırarak mazluma yalnız olmadığını hissettiriyor. Tıpkı yazının başında isimlerini zikrettiğimiz Doğan Öz ve Cevat Yurdakul gibi. Politik arka planı ve kendisine sunulan evreni kabullenmeyen marazi karakteriyle kendini sevdiriyor Behzat Ç. Sadece solcular değil, adalet arayan herkes, Behzat Ç.'de kendi arayışının nüvelerini buluyor. Bir arkadaşın söylediği gibi bugün Pol-Der olsaydı, onun üyeleri Behzat Ç. gibi olurdu.

Film, sinematografik açıdan doyurucu olmasa da dizide neo-muhafazakar iklimin tahakkümü altındaki televizyonlarda gösterilemeyen içki, sigara, argo gibi yönleri de yansıtarak hayatın kıyısına itilmeye çalışılan yaşayış biçimlerine daha fazla değiyor. Behzat Ç. karakter olarak Cehannem Silahı, Zor Ölüm vb. birçok polisiyede gördüğümüz deli polis tiplemesinin bu coğrafyadaki izdüşümü gibi. Bir sinema filminden daha fazlasını beklesek de "seni kalbime gömdüm" bu haliyle bile -dizinin küfürlüsü- gerek politk arka planı, gerekse Behzat Ç.'nin kabına sığmaz karakteri için izlenmeye değer; çünkü biz Behzat Ç.'yi sevdik, o kariyeri ve amirleri sallamayarak adelet aramaya devam ettiği için. Onun adalet arayışı her ne kadar sorunlu olsa da arayışın tarihselliği, Cevat Yurdakul ev Doğan Öz'ü hatırlattığı için...

Umut Üstün



Enver Gökçe'nin ardından



0 yorum




Her birinde yüreğinin, onurlu bir hayatın gürültüsü duyulan şiirlerini bıraktı halkına. Yaşadığı acı hayat nedeniyle, halkına armağan edebileceği zenginliğin çok azını başarabildi. Yıkılıp yakılmış ormanların, talan edilmiş, peşkeş çekilmiş madenlerin, işkencelerin, katliamların, sömürünün, soygunun, ayrı düşürülmüş sevdalıların, gurbetin, zindanın hesabıyla birlikte Gökçe’nin hesabı da sorulmalıdır. O, bir de bu mirası bıraktı halkına: “Bir mermi de benden aslanım / Bir mermi de benden / Bir mermi de benden / Zafer topları, mübarek namlular!”


Nihat Behram-Tohum dergisi

Sanatçı…



0 yorum

Türkiye’de sanatçı denilince akla ilk gelen şarkıcıoluyor ya, sözü bir şarkıcıya, Woody Guthrie’ye verip aradan çekileyim:

Sana artık bir işe yaramadığını anlatan şarkılardan tiksiniyorum. Dünyaya yitirmek’ için geldiğini söyleyen şarkılardan tiksiniyorum. Yitirmek. İşe yaramamak. Beş para etmemek. Neden? Çok yaşlısın, çok gençsin, çok şişmansın, çok zayıfsın, çok çirkinsin, ondan. Seni yıkan, seninle dalga geçen şarkılar… Son soluğuma, kanımın son damlasına kadar bu tür şarkılarla savaşacağım… Bu dünyanın senin dünyan olduğunu, seni yerden yere vursalar bile ayakta kalabileceğini kanıtlayan şarkılar söyleyeceğim. Kendinle, işinle onur duymanı sağlayan şarkılar. Senin gibi insanları anlatan şarkılar.

Hepimiz Biraz ‘Don Kişot’uz…



0 yorum


Medeniyetler İttifakı Projesi’nin eşbaşkanı Zapatero’nun ülkesinde, La Mancha’da çok eskiden kendine şövalyemsi bir mahalle kabadayısı rolünü yakıştırmış bir adam yaşardı. Tepesi uçak pisti ya da Kavron yaylası gibi dümdüz olan kafasında oluşturduğu senaryolara göre kabadayıların romantik tarafları olurdu; bu nedenle beşinci sınıf şiirler yazar, bunları sağda solda okur, kendisinin gadre uğramış bir şair olduğunu ileri sürerdi.
Bir gün başında miğferi, elinde süngüleri ile yola çıktı. Doğrudürüst bir şövalye, gideceği yere at sırtında gider ama bizimki ata binemediğinden, her binmeye kalkışında yere düştüğünden bir seçim otobüsü buldu, “Rosinant” adını verdi ve buna binip dolaşmaya başladı.
İlk uğradığı köyde kısa boylu, koca göbekli bir adamla karşılaştı:
- Adın ne senin?
- Sanşo Panza!
- Sanşo Panza ne demektir?
Kısa adam bilmiyordu; Don Kişot açıkladı:
- İspanyolca Kutsal Göbek anlamına gelir. Benle gelirsen seni bir yere vali, beğenmezsen Maliye Bakanı bile yaparım. Binlerce tavuğun olur, bunlar her gün yüzbinlerce yumurta yumurtlar. Köşeyi dönersin. Seninle kötülüklere karşı savaşacağız. Bizim verilmeyecek hesabımız yoktur; biz milletin içinden çıktık, her şeyimiz şeffaftır!
Şanso, bu daveti geri çevirmedi, eşeğine bindi, Don Kişot’un arkasına düştü.
İzmir’den Çeşme’ye doğru giderlerken yolda bir sürü rüzgâr değirmeni gördüler.
- Bak bunlar devlerin şatoları! Saldıracağız!
- Şart mıdır?
- Evet çünkü bu şatolarda devler ve de bir sürü hain karikatürcü yaşar… Dulcinea’nın türbanlı karikatürlerini yapar, benimle gırgır geçerler…
- Dulcinea kimdir beyim?
- Dulcinea aslında bir köylü kızıdır. Dünya güzelidir. Huni gibi türbanlarla gezdiğine bakma.. Bir gün gelecek Sophia Loren, Joan Diener, Hollis Resnik gibi fıstık oyuncular, karikatürcülerin en utanmazı Dan Aykroyd’un sivrikafalı olarak çizdiği bu güzelin rolünü oynamak için sıraya gireceklerdir.
- Peki biz bu yeldeğirmenlerini yok ettiğimizde enerji nereden sağlanacak?
- Her il için bir atom reaktörü ihalesi açacağız..
- Baraj yapsak?
- Olur ama baksana yok Ilısuymuş, yok Hasankeyifmiş diye hep karşı çıkıyor maneviyatsızlar. Allionoi, Roma’nın önemli bir ılıcasıymış; çevreci bozuntuları utanmadan burası baraj suyu altında kalmasın diye oturmuş 35 bin imza toplamışlar. Şanso, aslında bunlarla uğraşmaya değmez! Bak Arap ülkelerinde, İran’da ne çok petrol var..
- Neden?
- Bu ülkelerde inançlı insanlar yaşıyor da ondan… Burada da insanların yüzde 99’unun referansları din olduğunda ve bu insanlar bizi seçtiklerinde her yerden göreceksin petrol fışkıracaktır!
***
Bu şövalyeyi TV’den izleyen iki emekliden biri diğerine sordu:
- Bu adam gerçekten Donkişot mu?
- Evet, belki çok sayıda Sanşosu olan bir Don Kişottur ama başka olasılıklar da var…
- Yani?
- Biz hiçbir şey yapmayıp, karşı çıkmaya kalkışanları korkakça seyretmekle yetiniyor, onun bir gün pılısını pırtısını toplayıp kendinden gideceğini sanıyoruz… Bu adamı bilmem ama bu gidişle ilerde tümümüzü Donkişot olarak anacaklardır! l  
newer post older post